'Yorum' Kategorisi Arşivi

Pazarlama Zirvesindeydim..

Sven Tollmien&Murat Buyurgan in Marketing Conference

Üç senedir Pazarlama zirvesini takip ediyorum.

Türkiye’nin Pazarlama konusundaki en prestijli etkinliği olduğunu düşündüğüm Pazarlama Zirvesi’nin her sene bir teması oluyor.

Geçen sene “Hız-Speed” teması işlenmişti. Bu sene ise “Güç-Power” teması ile pazarlama zirvesi gerçekleşti.Büyük şirketler için eğitim, motivasyon ve network oluşturmak adına çok faydalı bir organizasyon.

Bu sene Project House’ın “Dirty 99″ adlı interaktif pazarlama temalı workshop’ı, Alemşah Öztürk ve Özgür Alaz’ın sunumları ve Podcatsing ile ilgili bir sununm internete en yakın içeriklerdi.

Seven Tollmien’in Web’de ve mobil teknolojilerde neler olduğu, nereye doğru gittiğimizi anlatan sunumu gerçekten de çok başarılıydı.

2009 yılında pazarlama zirvesinin teması ne olur bilemiyorum.
Ancak internet ve mobil teknolojiler üzerine pazarlama adına konuşulacak çok fazla konu var.

Sosyal medya, podcasting, videocasting, mobile marketing, web 2.0, PR 2.0…

Çok fazla içerik.. Anlatacak çok şey…

Benim 2009 için önerim “Sosyal Medya – Social Media”

Kriz mi? Dükkânı kapatmaya niyetiniz yoksa, internette tanıtıma devam…

Kriz geldi geliyor.. ABD’de bankalar battı. Avrupada devlet mevduat garantisi veriyor…
Geçtiğimiz haftalarda bu haberlerle yerimizden oynadık.
Bir huzursuzluk kapladı içimizi.İşler nasıl olacak diye şüphe duymaya başladık.

Sonra Türkiye’de bankalar bireysel kredilerde poziyon değiştirmeye başladı.
Faizler arttı. Krediler verilirken daha dikkatli davranılmaya başlandı. Dolar çıktı, indi..

Kısacası hem Türkiye hem de Dünya bundan sonra farklı bir ekonomik yola girdi.

Bu yıl’ın başında “Bundan sonra adımlarınızı düşünerek atın” diye çok hoş ve nostaljik bir şarkının sözünü başlık yaparak bir yazı yamıştım. Evet artık adımlarımızı farklı şekilde atmamızın zamanı geldi.

Ekonomik daralmalarda şirketler tarafından ilk gösterilen refleks pazarlama ve tanıtım bütçelerini kısmaktır.
Bu sektörlerde hizmet verenler ve mecra sahipleride klasik olarak hep şunu der;
“Asıl reklam kriz ortamında yapılır.”

Ne kadar tanıdık bir tablo değil mi.

İnternet ve pazarlamayla ilgilinenler ise, ki bu gruba bende dahilim, çok farklı bir yaklaşımla geliyor karşımıza. 

İster kriz ortamı olsun ister normal ortam tanıtım bütçelerinizi daha doğru kullanın.
Nasıl olsa birileri seyrediyordur diye, arkalarında kimlerden alındığı belli olmayan, rayting diye ağızlara ciklet olmuş, güvenilirliği tartışılır rakamlara sığınarak bütçelerinizin çoğunu TV reklamına ayırmayın.
İmajı ve itibarı yüksek diye, satış sürecinizi olumlu etkilediği tartışılır gazete ve dergi ilanlarına bütün bütçelerinizi akıtmayın…

Muhtemelen bu dediklerimizi bazıları kaale bile almayacak. Bir çoğunun böyle bir blog’dan ve yazıdan haberi bile olmayacak. Çünkü onlar dünya devi markalar. Dev bütçelerle çalışıyorlar.
Onlar bir, hatta bir kaç sene kâr etmemeyi, hatta hatta zararı bile göze alabilirler.
Bu durumdan ve bu tip dev markaların davranış tarzından rahatsızlığımız yok.
Asıl vermek istediğim mesaj, özellikle küçük bütçeli şirketlerin tanıtım faaliyetlerinde büyük bütçeli şirketleri kendilerine örnek almamaları…

Bu sebeple sözümüz onlara değil sizlere.Yani bu blog’u okuyan iş sahiplerine, şirket yöneticilerine. Bütçelerini daha doğru yönlendirmek isteyenlere.
Artık tam zamanı. İnternet’i daha fazla kullanın.

Cinsiyet, yaş, ilgi grubu gibi onlarca farklı veriye göre mesajınızı doğru hedef kitleye iletme şansınız olduğunu unutmayın.

Yüzlerce farklı sitede farklı banner yayını olanakları.
Linkz, Google, Mynet, Adnet(ekolay grubu) gibi farklı performans bazlı reklam seçenekleri.
Bloglar, sosyal medya ve internet medyasına haberlerinizle ulaşma olanağı. ( Müsadenizle kurumsalhaberler.com‘u kullanarak notunu ekliyorum :) )

İnternette yüzlerce farklı seçenek hedef kitlenize ulaşmak için sizi bekliyor.

Evet. Dükkânları döndürmek için satışa, satış yapmak için müşterilere ihtiyaç var…
Müşterilere ihtiyaç duydukları ürün ve hizmetleri, doğru yerde ve doğru zamanda sunabilirseniz, dükkânda dönecektir..

Unutmayın. Hayat devam ettikçe tüketim devam edecek…
İnsanlar tüketmekten vazgeçmeyecek. Sadece tüketim alışkanlarını ve süreçlerini değiştirmeye başladılar…

Not: Reklamz’nin “Reklamveren’in kriz reçetesi: İnternette reklam” başlıklı benzer konudaki haberi ilginizi çekebilir.

Sansürü tarihe gömmek için toplandık

Bu başlığı Serdar Kuzuloğlu kendi blog’unda atmış….Çok istememe rağmen katılamadığım önemli bri toplantı gerçekleşti geçtiğimiz günlerde.Herkes konuşuyor.. Ama bir türlü organize bir adım atılamıyordu.Her geçen gün farklı bir siteye erişim engelleniyordu…İşte bu adım nasıl atılıcak sorusuna yanıt arandı bu ilk toplantıda.Toplantının ayrıntılarını Serdar Kuzuloğlu blog’unda paylaşmış.Okumanızı tavsiye ederim. 

Web sitelerinde “basın odası” ne işe yarar?

Bugüne kadar kendini “kurumsallaşmış” olarak tanımlayan yüzlerce şirketin web sitesinin basın odasında rastladğım yanlışlığa, biraz önce Türkiyedeki zincir lüks otellerden birinin “basın odası” sayfasında rastladım.

Yanlışlık şu;
Bir çok şirket basın oadasını kendileriyle ilgili gazete ve dergilerde çıkan haber küpürlerinin taranmış hallerinin yayınlandığı bir yer olarak görüyor. Sanırım “Bakın bizim ne kadar çok haberimiz çıkıyor medya’da” gibi bir mesaj vermeye çalışıyorlar.

“Medyada haberimiz çıkıyor” mesajını vermeleri konusundaki heveslerini eleştirmeyeceğim. Her nekadar bellirli bir noktaya gelmiş markaların böyle bir ihtiyacı olmaması gerektiğini düşünsemde..

Asıl konu Basın Odasının amacına uygun kullanılmaması.

“Basın odası” yayncılık ve araştırma yapanları hedefleyerek hazırlanır.
Basın odasında basın bültenleri, şirketle ilgili tanıtım bilgileri, görseller, logo gibi içerikler olur.
Amaç sayfaya gelen kişiyi ( basın mensubu, köşe yazarı, blog yazarı, araştırmacı, hedef kitle.. ) şirketle ilgili gelişmeleren bilgilendirmek, bu haberleri kolayca alıp kullanmasını sağlamaktır.

Gıptayla baktığımız, bizim ne zaman böyle internet şirketlerimiz olacak diye düşündüğümüz ülkelerde, basın bültenlerinin başlıklarında tamamen büyük harf kullanmamaya dikkat ederler. Neden mi?
İnternet yayıncıları hızlı bir şekilde metni kopyalayıp sitesinden yayına alsın, harfleri küçültmekle uğraşmasın diye.

Ama bizim ülkemizde Halkla İlişkiler faaliyetlerinin medya kısımını, PR ajansının elindeki listeye eposta göndermesi ( mail atması ), onları arayıp haberlerin medyada çıkması için ricada bulunması şeklinde indirgediğimiz için, web sitesi gibi basına, yayıncıya ve özellikle hedef kitleye kendi mecranızdan seslenebileceğiniz bir fırsatı değerlendirmek kimsenin aklına gelmez.

Medyada yer almaya bu kadar hevesli şirketlerimizin websitelerinin basın odasını hazırlamaktan aciz olmalarının altında acaba ne sebep yatıyor?

Bilmemeleri mi? Interneti umursamamaları mı?

e-fikrim yarışmasından notlar

Geçtiğimiz hafta sonu Burak Büyükdemir’in liderliğinde hazırlanan e-fikrim yarışmasının finalistlerinin projelerini değerlendirdik. Değerlendirme sonrası juri üyeleri ve finalistlerle keyifli bir yemek yedik.

Daha sonra Burak Büyükdemir’in başarıyla yönettiği “Başarılı bir İnternet girişimcisi olmanın 10 altın kuralı” konulu paneli dinledik.  Panelde yemeksepeti, gittigidiyor, embrio gibi önemli internet şirketlerinin yöneticileri yer aldı. ( tüm listeye e-fikrim.com web sitesinden ulaşabilirsiniz )

Panelistlerin genel görüşleri şu şekilde;

1- Başarılı internet projelerinin arkasında önemli yapılanmalar var. Ancak dışardan bakan kişilerin bu gerçeği göz ardı ediyor.İnternette yapacağınız proje için 10.000 – 50.000 USD aralığında bir fiyatla site hazırlatmak ve siteyi hayata gerçirmek mümkün. Ancak projenin işlemesi için gerekli ekip, tanıtım ve işletme giderleri ile bu bütçe 100.000 USD’a çıkmakta. Tabi bu rakamlar işin başlangıç noktası. Tabiki yapılacak işin şekline ve işi yapacak şirket sahiplerinin işe katkısına göre bu maliyetleri biraz daha düşürmek mümkün. Ancak başarı olma şansı azalmakta, başarılı olunabilecek süre ise artmakta.

2- Reklam gelirlerine odaklanan sitelerin işleri çok ta kolay değil. Büyük oyuncuların yanında, reklam bütçelerinin önemli kısmını yöneten medya planlama ajanslarının gündemine girmek, bütçelerden pay almak çok zor. Google tarzı reklam modellerinden gelir elde etmek için oldukça fazla bir ziyaretçi kitlesine sahip olmak gerekiyor.

3- ABD’deki başarılı internet şirketleri Türkiye için bir ilham kaynağı olabilir. Ancak orada başarılı olan her projenin ülkemizde başarılı olma garantisi yok. Bunun sebebi Türkiyedeki kullanıcılar ve pazar yapısı olabileceği gibi, yeterli sermayenin koyulamaması da olabiliyor.

4- ABD’de başarılı olmak üzere yola çıkan internet projelerinin bir çoğunun 1 milyon doların üzerinde sermayeleri var. ABD’deki online ayakkabı satış pazarı yılda 10 milyar dolar iken ülkemizdeki toplam e-ticaret hacmi 1 milyar doları zor buluyor.

5- Bir internet projesine başlarken asıl amacı projeyi belirli bir başarı noktasına getirip satmak olarak koymak ile ilerde oluşabilecek muhtemel satışlara/ortaklıklara açık olmak arasında strateji farklılıkları var.

Özetlemek gerekirse görüşler genelde bu şekilde.
Ancak en temel ve en öneli görüş ise şu;

Yenilikçi fikirler elbette çok önemli Ancak fikrin uygulanabilirliği çok daha önemli.

Uygulanabilirliğin ise bir çok koşulu var.
Gerekli sermayeye sahip olmak, doğru kişilerle iş yapabilmek, diğer şirketlerin sizinle aynı vizyonda hareket edebilmesi ( örneğin 2 günde kargo teslimatı yapmayı taahüt eden bir kargo şirketinin yapmadığı teslimattan dolayı hiç bir yaptırımınınız olamaması ) gibi birçok uygulanabilirlik koşulu bulunmakta.

Benim notlarım bu şekilde.

e-fikrim yarışması ile ilgili detaylı bilgiye e-fikrim.com’dan ulaşabilirsiniz.

Kuralları kim koyuyor? Şirketler mi? Müşteriler mi?

Beni isyan ettiren ikinci olaydan sonra bu yazıyı yazmam şart oldu.
İki farklı şirket. İki farklı sektör.
Ancak tavır aynı.
“Biz kural koyarız. Sen müşteri olarak uyarsın. İşine gelirse.”

İnternet şirketi
Bir internet şirketi ( TTNET değil ) geçen sene modem hediyeli bağlantı kampanyası yapmış.
Babamın şirketi bu kampanyadan yararlanmış.
Modem gelmiş. Abanonelik başlamış. Ancak ortada bir sözleşme yok. ( Babamlara sözleşme gelmemiş, veya gelen doldurulup gönderilmemiş tam emin değilim )
Bir sene dolmuş. Ama internet şirketi aylık fatura göndermeye devam etmiş.
Babamın şirketi de faturayı ödememiş . Bu arada 1 tane de ödemesi gereken fatura ödenmemiş.
İnternet şirketi Babamın şirketini arıyor ve diyalog şu şekilde;
- Bize 3 aylık borcunuz var ödeyin
- Hayır bizim 1 aylık borcumuz var
- Aboneliğinizi iptal ettirmemişsiniz. Ödemek zorundasınız.
- Ben 1 yıl sonrası abonelğimi devam ettiririm, istemediğim zaman haber veririm diye bir sözleşme imzalamadım.
- Hayır bizim sistemimiz bu şekilde. İptal başvurusunu yapmadığınız için ödeyeceksiniz.

Özetle ADSL aboneliğini satan şirket, sattığı pakeitn sözleşmesini takip edip almıyor.
Ama elinde sözleşme varmış gibi, müşterisine kural koymaya kalkıyor.
Hatta avukata vermekle tehdit bile ediyor.
Yani özetle diyorki “Ben kural koyarım. Sen uyarsın”

Kargo şirketi
Bizim şirketten müşteriye fatura gidiyor.
Adres doğru, telefonlar doğru.
Kargo şirketi faturayı geri getiriyor. Adereste bulunamadı diye.
Ancak bu mümkün değil.
Çünkü faturanın gittiği adres koskoca bir holding. Adresi belli, Telefonu belli. Şirkette kimse olmamasına imkân yok.
Biz kendilerine bu sizin hatanız diyoruz.
Onlar bize “Göndeririz ama yine ücret alırız” diyor.
Neyseki ilgili kargo şirketinin şubesindeki kişi insiyatif alıp “ben hallederim” diyor.

Burası Türkiye dedirten cinsten iki olay…

Türkiyenin en önemli internet ve kargo şirketlerinden olanların bu tutumlarını görünce “Ne iletişimi, ne pazarlaması, ne müşteri memnuniyeti?” diye insanın kendi kendine sorası geliyor..

Google Groups’a engelleme

Biraz önce Google Groups’da ye ralan bir grubuma mesaj atmak için Google Groups sayfasına girdiğimde erişimin mahkeme kararıyla engellendiğini öğrendim. RSS okuyucumu açıp, diğer bloglarda konu irdelenmişmi diye bakınca, webrazzi’de Arda Kutsalın konuyu yazdığını, her zaman olduğu gibi yazısına bolca yorum aldığını gördüm.

Site erişimini engelleme konusunu bloglarda çok da doğru tartışmıyoruz.
Bir çok yorumcu internet’te haksız yere kısıtlandığını söylüyor. Haklılar da.
Ancak tartışması gereken mahkeme kararları değil, mahkemeye bu kararı vermek konusunda yol gösteren yasalardır.
Yargı ve hukuk, yasanın gereğini uygulamaktadır.

Asıl tartışılması gereken “internet yasası” diye bilinen yasadır. Bu yasanın çok daha detaylı bir şekilde yeniden hazırlanması durumunda, bu sorunların giderilmesi mümkün olacaktır.

Diğer yandan demokratik hak özgürlükler, ifade özgürlüğü gibi konularda çok fazla görüş bildiren AB’nin, 16 milyon kişiyi ( Türkiyede internet kullanıcı sayısı ) ilgilendiren bu konu hakkında herhangi bir yorum yapmamış olması dikkat çekici. 

Altın Örümcek web ödüllerinin ardından

Altın Örümcek ödülleri geçtiğimiz Çarşamba günü İTÜ Maslak Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde sahiplerini buldu.

Yarışma ve ödül gecesi ile benim notlarım şu şekilde;

1- Ödül gecesine BKM Atölye Mutfak Oyuncuları “Çok Güzel Hareketler Bunlar” isimli gösterileri ile yer aldılar. Tüm katılımcıların büyük keyif aldığı bu gösterilerle birlikte Altın Örümcek web ödülleri gecesi çok daha fazla akılda kalacaktır diye düşünüyorum.

2- Bu sene sponsorların sayısı artmış durumda. Bu yarışmanın çok daha fazla dikkat çektiğinin ve itibar gördüğünün de bir göstergesi.

3- Bazı kategorilere maalesef yeterli ilgi yok. “Biz yarışmaya katılmayız. Ancak bize ödül verilirse geliriz” gibi düşünceler, “Biz kazanamazsak, rakibimiz kazanırsa.. En iyisi hiç katılmayalım” gibi düşüncelerde var.

4- Ödül gecesi en fazla alkışlanan site herhalde www.musaustam.com sitesiydi. Bu siteyimutlaka ziyaret edin. Sitenin ödül almasındaki en büyük pay sahibi sanırım ajansları. Ancak Musta ustanın bu yarışmada sahneye gelmesi ve ödül alması şu mesajı verdi “İş yapıyorsanız, doğru bir web sitesine sahip olun”. Musa  Ustanın web sitesi Türkiydeki bir çok pahalı restoranın web sitesinden güzeldi.  

Ben yarışmanın genelinden memnunun. Bazı site sahiplerinin ve ajansların memnuniyetsizlikleri olabilir. Haklı da olabilirler. Ancak işin geneline baktığınızda, bu yarışma internet’in kurumsal anlamda kullanımına büyük katkı sağlaya bir yarışma.

Ödül alan sitelerin sahipleri olan şirketlere tavsiyem başarılarını ajanslarıyla paylaşmaları. Bir çok projede ajansların emeği çok daha fazla.

Ödül alamayan sitelerin sahipleri ise ajanslarını “Neden ödül alamadık?” diye sorgulamasın. “Altın Örümcek jurisi her şeyin en iyisini bilir” diye bir kural yok. ( Benimde juri üyesi olduğumu hatırlatmak isterim )

Bu yarışma bence siteleri değil sektörü ve başarılı siteler yapmayı hedefleyenleri ödüllendiriyor. İlk üç’ün kim olduğu aslında çok da önemli değil.

Başta Nergis Sungur olmak üzere tüm Doruknet yetkililerini  kutluyorum.

Çanakkale Kara savaşları nihayet film oluyor

57. Alay Çanakkale Savaşları
Hollywood sineması’nın ABD’nin Vietnam savaşı için yaptığı filmin haddi hesabı yok.
Ama biz Çanakkale Kara Savaşını anlatan bir senaryolu film yapamadık.

Sevgili arkadaşım Giray Besen bu hayalini gerçekleştirmek üzere ilk adımlarını attı.

Çanakkale Kara Savaşları’nda tamamı şehit düşen 57. Alay’ın hikayesi filme çekiliyor!

Bilmeyenler ve hatırlamayanlar için 57.Alay’ı bir hatırlatalım;
57. Alay, Çanakkale Kara Savaşları’nın başlangıcı kabul edilen Anzac çıkartmasını durdurmak amacıyla 25 Nisan 1915 sabahı harekete geçen ve en küçük rütbelisinden Alay komutanına kadar tüm mevcudunu şehit veren şanlı Türk alayı.

“Bu ülke nasıl kuruldu unuttuk”, “Japonlar çocuklarını ilk olarak Hiroşima’da ABD’nin atom bombasını attığı yere götürüyorlar” gibi doğru, ancak devamı gelmeyen sohbetlere hiç girmeyeceğim. Zaten bu ülkede herkes, özellikle Televizyon programcıları/habercileri bunu yapıyor.

Sorunu gösteriyor. Ama çözümü sunmuyor. Takipçi oluyor.

“Bakın bu önemli eser bugün çürüyor” haberlerini görüyoruz. Ama “Nasıl engelleriz? 3 ay sonra bir daha gidip bakalım değişim var mı?” gibi çözüm üreten yok.

Birşeyler yapmak isteyen, ülkesine katkıda bulunanlar başka hareket ediyor.
Çözüm arıyor, icraat yapıyor.

Mademki bu ülke insanı kitap okumuyor. Maalesef’ ki  herşeyi TV’den öğrenir olduk..
O zaman tarihimizi alatan bir sinema film’i, unuttuğumuz gerçekleri slogan sözlerle değil, gerçek bir hikayeyle anlatan bir film ülkemiz için çok önemli.

Kolay gelesin Giray. Gelişmeleri meraklı bekliyoruz.

* Konuyla ilgili basın bültenine buradan ulaşabilirsiniz. Bir hatırlatma yapmakta fayda görüyorum. Filmin yapımcısı Ceteris-Paribus Giray Besen’in ortağı olduğu reklam ajansı. Ve %100 Türk sermayeli bir şirket.

Bildiğim Bir Şey Varsa, O da Hiçbir Şey Bilmediğimdir


Bursa Kitap Fuarı

Tuncay Tuncer’in bloğuna taşıdığı bu söz Sokrates’in felsefesinin temel taşlarından.
Özellikle Tuncay’ın bloğunda gördükçe son zamanlarda yeri geldikçe kullandığım bir cümle olu verdi.Geçtiğimiz hafta sonu Bursa’ya Bilişim Fuarına gideceğimi yazmıştım.
Ne büyük şans ki, bugüne kadar hiç ziyaret etmediğim bir fuarı, bir kitap fuarını ziyaret etme fırsatına sahip oldum.
Bursa Kitap Fuarı…

Bir kitap fuarını gezdikten sonra insanın ilk düşündüğü, daha doğrusu o fuardan çıkardığı tek sonuç şu oluyor;
“Meğer ben hiç bir şey bilmiyormuşum”. En azından ben bu sonucu çıkardım!

Bir insan hayatı boyunca kaç kitap okuyabilir? Haftada bir kitap okuduğunuzu düşünseniz. Yılda 52 kitap okursunuz.
50 sene kitap okuduğunuzu varsaysak. İyi ihtimalle 2.500 kitap.
Mutlaka daha fazla okuyanlar vardır. Ancak 2.500 kitap ile edinebileceğimiz bilgi bile her şeyi bilmemize yetmez.

Diğer yandan ülkemizde kitap okuma alışkanlığının az olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
İşin en acısı ise hiç bir şey bilmeden her şey hakkında fikri olan bir toplum olmamız.

Her şeyi tartışıyoruz. Her şey hakkında bir fikrimiz, bir düşüncemiz var.
Ama hiç bir bilgimiz yok. Kulaktan dolma bilgilerle fikir üretiyoruz.

Ülkemizde yapılan en son refarandum’dan sonra yapılan TV röportajlarında, halkın bir çoğu neye oy verdiğini bilmiyordu bile.

Çok daha acı bir gerçek ise, sokaktaki vatandaş bir yana, “aydın” sıfatını elde eden kitlenin bile, konuştuğu konuların bir çoğu hakkında bilgi sahibi olmaması.

Kendini sanatçı sanan, aydın sanan, onunda ötesinde halktan sanatçı itibarı, aydın itibarı gören bu kadar insanın olduğu bir ülkenin, sanatsal anlamda, bilimsel, fikirsel anlamda yıllardır bir adım öteye gidememesinin sebebi ne olabilir?

Yoksa, Sanatçı nedir bilmeden herkese sanatçı sıfatını, aydın nedir bilmeden herkese aydın sıfatı yakıştırmak, onlara hak etmedikleri itibarı vermek olmasın?